Ah Be İlahiyatlı’m… -1-

10 yıldır İmam-Hatip camiası içerisindeyim. Asosyalliğin dibini yaşamış, sosyalliğin zirvelerinde dolanmış bir insan olarak özellikle bu camiada bulunan öğrenciler hakkında birkaç kelam etmek istiyorum.

Lise, lisans, formasyon ve son olarak atandığım yerdeki İlahiyat Fakültesi öğrencilerini görünce içime bir burukluk düşüyor.  Neyi mi var? Okul – Yurt/Ev arasında sıkışmış hayatları, geleceğe dair bilinmezlikleri, kaybolmuş heyecanları var. Sanki bir güç içlerinden gençlik ateşini almış bir çoğunun. Boş gözlerle etrafa bakıyor, yüklenen kitapları ezberlemekle meşgul oluyorlar.

Gençlik ateşi denilince haydaaa demeyin hemen. Ortamdan ortama girip gece gündüz ne eve ne yurda ne okula uğramamak değil tabi ki bu. Kendine dair bir üretim, alanına dair bir çalışma, hayatında bir aksiyon maalesef yok. Bunları nereden biliyorsun diyeceksiniz. Kendim bizzat bunları yaşadım maalesef. Kayıp seneler olarak bakıyorum onlara ve hiç birine dair bir hatıram da yok aklımda. Ne zaman çalışmaya, üretmeye, bir hedef koymaya, geleceğe dair beklenti içine girmeye başladım o an hayatım renklendi.

Çoğunuz bu yazdıklarımı onaylamayabilir, eyvallah. Ama bana göre aksiyon içinde olmak birini tekfir etmek, felsefe derslerine karşı çıkmak, kavramlara takılıp hocaları canlarından bezdirmek değil. Bu aksiyon ancak kendi içerisinde bir aksiyonel yapıya dönüşebilir ki bunu tercih etmiyorum. Kendine ne kattığın kadar topluma ne fayda sağladığın da önemli değil mi? yeni bir düşünce ortaya koymak, eleştirmek, sormak, soruşturmak neden bu kadar uzak?

Son katıldığım etkinlikte öğrencilerden bir konu hakkında değerlendirme yapılması istendi. Önce bir beş dakika kimseden ses çıkmadı. Sonrasında birkaç arkadaşın ufak kıpırdanmaları sayesinde amaca ulaşıldı. Emin olun hiçbirinin ses tonu kendine güvenen bir insanın ses tonu gibi değildi. Hâlbuki kendini bıraksa dilinden ne sözcükler dökülecek kim bilir. Konuşurken kafasının içindeki “acaba”lar herkese sirayet ediyordu ki konuşulanlar kimseye işlemiyordu. Bir kulaktan girip öbüründen çıkarcasına…

Sanatsal aktivite açısından da maalesef sıkıntı yaşıyoruz. İslam’ın estetik kaygısı olan bir din olduğunu unutarak müzik, resim, şiir, tiyatro,  sinema, televizyon vb alanlara yönelim çok düşük oluyor. Bunların hepsinin amiyane tabirle gavur icadı olduğu inancı taşınıyor yanından bile geçilmiyor. Bunlara ben de bir el atayım da İslami formlarını topluma kazandırayım diyenler ise adeta aforoz ediliyor.

2011 de faaliyete geçirdiğimiz çokiyiyaa sayesinde insanların aklındaki gülmeyen ve güldürmeyen dinci imajını yerle bir ettiğimize inanıyoruz. Somurtmaktan yüzü kırış kırış olmuş, göz altı kapkara, sarıklı cübbeli Müslüman imajını bize aşılayanlara karşı bir refleks olarak bu işi başardığımızı düşünüyoruz.

Mesleğe girdim gireli en çok duyduğum cümle “hocam siz aklımdaki din öğretmenleri gibi değilsiniz” oldu. Bunun nedeni yaptığımız herhangi bir nahoş hareket değil tabi ki de. Maalesef akıllarındaki dkab öğretmeni kumaş pantolon ve o pantolona kesinlikle uymayan bir gömlek kravatı olan, hafif göbekli, ince bıyıklı bir tip. Sormadan edemiyorum, bir Müslümanın nasıl estetik kaygısı olmaz. Sen örnek olacaksın. Giyimin kuşamın, ilmin, konuşman, oturman kalkman insanların parmakla göstereceği tarzda olacak. Başardığıma seviniyorum. Ama başlarda dediğim gibi İlahiyat Fakültesindeki ruhsuz öğrencileri gördükçe bir umutsuzluk da çökmüyor değil.

Amma da derdin varmış be Serdar hoca dediğinizi duyar gibiyim. O zaman kalanını başka bir yazıya saklayıp bu yazıyaMehmet Şamil’ in mükemmel sözleriyle veda edelim:

 

Müslümana sanatın neden lazım olduğunu ortalığı charlieler doldurduğunda anlarsın. Şimdi kalk namaz kıl, şiir yaz, karikatür çiz…   

Yazı oluşturuldu 27

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön