Medeniyet ve Mağduriyet

Kültür: Latince asıllı olan kültür (culture) kelimesi, batı dillerinde ziraatçilik, ekim manalarını ifade etmektedir. Arapçada bu manada HARS kelimesi kullanılmıştır ki; bu da ziraat için toprağı yarmak, mal toplamak gibi anlamlara gelmektedir. 19. Asrın ortalarından itibaren kültür kelimesi batıda yeni manalar kazanmıştır. Bu minvalde ünlü Fransız sosyolog Durkheim kültürü medeniyet manasında kullanmıştır. Aynı zamanda Durkheim’in Türkiye’deki temsilcilerinden Ziya GÖKALP ’de kültürü medeniyet manasında kullanmıştır.

Modern Arapça ’da kültürün karşılığı olarak SEKÂFE kelimesi kullanılmaktadır. Bu kelime Arapçada bulmak, karşılamak, aynı hedefe gitmek, düzeltmek, terbiye etmek, fikir canlılığı kazanmak ve anlamak gibi manaları ifade eden s-k-f kökünden gelir. Elim, eğitim ve güzel sanatları ifade eder.

Türkçede kültür kelimesinin karşılığı olarak ikinci meşrutiyet yıllarında Arapça asıllı HARS kullanıldıysa da bir zaman sonra Latincedeki kültür kelimesi tercih edilmeye başlanmıştır.

Medeniyet: Medeniyet kelimesinin batı dillerindeki karşılığı “ civilisation”dur. Bu kelime Latincedeki “şehirli” manasına gelen “civis” kökünden gelir. “Civis” de site ve vatandaş demek olan “civisat”tan türer ki;  bunun eski Yunandaki karşılığı “polis”tir. Kelime olarak “civilisation” ise şehirleşme demektir.

Arapçada ise medeniyet (madaniya), şehir manasına gelen “medine” kelimesinden türetilmiştir. Bu sebeple Arapçada medeni şehirli, şehirde yaşayanı, bedevi ise şehirde yaşamayanı ifade eder. Ayrıca Arapçada medeniyetin eş anlamlısı olarak “hadara” kelimesi kullanılmaktadır ki bu da “bedevi”nin zıddıdır.

Türkçede medeniyet kelimesini kullananlar olduğu gibi aynı anlamı ihtiva eden uygarlık kelimesini kullananlar da vardır.

Kültür ve Medeniyet Arasındaki Farklar:

Ziya Gökalp medeniyetle kültür arasındaki farkları şöyle belirtmiştir:

1- Medeniyet milletlerarası olduğu halde hars (kültür) millidir.

2- Medeniyet bir toplumdan başka bir topluma geçebilir fakat kültür geçemez.

3- Bir millet medeniyetini değiştirebilir ancak kültürünü değiştiremez.

4- Medeniyet usul ve akıl aracıyla elde edilir, kültür ise ilham ve sezgi ile yeşerir.

5- Medeniyet iktisadi, hukuki, dini ve ahlaki fikirlerin mecmuudur. Kültür ise bedii (estetik) ve yine ahlaki, dini duyguların toplamıdır.

6- Kültürü biçimlendiren duygular içten ve yürekten geldikleri için görülmeleri, incelenmeleri pek güçtür. Medeniyet ise hariçte (dışta) tebellür etmiş (belirmiş) mefhumlardan (kavramlardan) , kaidelerden (kurallardan) kısaca bir çok kurumlardan meydana gelmiş olup objektif bir gözle bakılma imkanına sahip olduğundan daha kolay tetkik edilebilir. Bundan dolayı bir milletin harsına (kültürüne) dair bir tarih kolayca yazılamaz. Fakat bir medeniyet hakkında tarih yazılabilir.

İslam Medeniyeti: Orta Çağda, batılıların Ortadoğu dedikleri güneydoğu Asya’da doğan ve 20. Yüzyılda batı medeniyetinin ortaya çıkışına kadar Hindistan, Filipinler, Orta Asya, Orta, Afrika, İspanya, Kafkasya, Anadolu, Balkanlar ve Orta Avrupa’ya kadar yayılan ve bugün aktif fonksiyonunu kaybetmiş olmakla beraber hala yaşayan medeniyetin adıdır. Her medeniyette olduğu gibi İslam Medeniyetinin gelişmesi ve yayılmasında lokomotif bazı milletlerden söz etmek mümkündür. Bunlar; Araplar, Türkler ve Acemlerdir. Fakat hiçbir millet tek başına İslam Medeniyetini temsil edemez. Arap Medeniyeti, Türk Medeniyeti veya Fars Medeniyeti kullanımları yanlış kullanımlardır. İslam Medeniyeti hepsinin sentezi tabiri caizse Medeniyetlerin Medeniyetidir.

İslam medeniyetinin teşekkülünde daha önce bölgede var olmuş medeniyetlerin olduğu gibi “Din” mefhumu önemli yer tutmuştur. Batının seküler karakterine karşın İslam Medeniyeti “Din” karakterli bir oluşum süreci izlemiştir. İslam Medeniyetinin başlıca kaynakları tabii olarak Kur’an ve Sünnettir.

 

Medeniyetten mağduriyete kısa bir yolculuk…

Medeniyetin oluşmasında önemli yer tutan Kur’an-ı Kerim muhatabını her zaman okumaya, araştırmaya, sorgulamaya, tahkike ve harekete teşvik etmiş hatta aklını kullanmayanların pisliğe mahkûm olacağını söylemiştir (Yunus suresi 100. Ayet). Yine Rabbimiz birçok ayetinde “düşünmeyecek misiniz?“, “Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” ifadelerini kullanmıştır. Haliyle Kur’an-ı Kerim’i selim bir akıl ile okuyan Müslümanlar harekete geçerek, İslam Dini rehberliğinde (bir dönem) dünyayı kasıp kavurmuş olan muhteşem medeniyetin temellerini atmışlardır. 7. Yüzyıldan 18-19. Yüzyıla kadar dünyanın en medeni ve en ileri ülkeleri İslam ülkeleri olmuştur. Bu devirde Bağdat ve Kurtuba dünya zenginliklerinin aktığı, ticaretin en hareketli olduğu ve çeşitli sanatların geliştiği en zengin şehirlerdir. Bu şehirler, aynı zamanda yoğun kültürel bir hayatın merkezi ve medeniyetin ışıklı kaynaklarına da sahiptirler. Eşine rastlanmayacak biçimde gelişen ilim ve edebiyat, dünyanın her yanında yetişen alimleri ve sanatkarları buralara çekmekte idi. Bu gelişmişlik ve refahı İslam medeniyetine ruh vermiş milletlerin salt becerileri ile açıklamak basit ve yersiz bir açıklama olur. İslam’ın ilim ve bilime verdiği önemi listenin ilk sırasına yazmak gerekir.

Müslümanlar, Kur’an’ın teşviki ile İslam’ın ilk asırlarından itibaren çeşitli ilimleri araştırmaya başladılar. Başlangıçta kısmen tercüme şeklinde olan bu çalışmalar, daha sonra gelişerek bizzat Müslümanların kendi eserleri olarak ortaya kondu. Bu çalışmalarda, Kur’an, Sünnet, Fıkıh, Kelam gibi tercümeye ihtiyaç duymayan dini ilimlerin yanında Tarih, Coğrafya, Astronomi, Tıp, Felsefe, Matematik, Mimari, İktisat, Sosyoloji vs. gibi ilimlerde onların çalışma sahalarına giriyordu. Böylece kısmen unutulmuş, kısmen de terk edilmiş bulunan birçok ilim dalının gelişmesi, Müslümanlar sayesinde olmuştur. Sonuç olarak şunu rahatlıkla ifade edebiliriz ki; günümüz medeniyetinin İslam araştırmalarının temelleri üzerine bina edilmiştir. Razi, İbn Cülcül, İbn Cezzar, İbn Sina, Ali b. Rabban et-Taberi, el-Mes’udi, el-Biruni, İbn Hazm, İbn Rüşd, el-Gazzali, Ebu’l-Fida, İbnu’n- Nefis, Abdülaziz es-Sivasi, Geredeli Murad, Hacı Paşa, Mukbilzade Mü’min, Sabuncuoğlu Şerafeddin Ali, Ak Şemseddin, Ali Kuşcu, Mirim Çelebi, İbn Kemal, Ebu Suud Efendi vs. gibi bir çok alim, çalışmaları ile bütün dünyaya ışık tutmuşlardır. Müslüman alimlerin bu çalışmaları, yavaş yavaş günümüz Batı alemi tarafından da anlaşılmaktadır. Nitekim ünlü müsteşrik Montgomery Watt, hem bu durumu hem de Batı aleminin İslam dünyasına karşı beslediği kin ve garezine temas ettiği ifadesinde şunları söylemektedir: “Müslümanlarla Hıristiyanların, Araplarla Avrupalıların bir dünya içinde gittikçe kaynaştığı şu zamanda, İslam’ın Avrupa’ya yaptığı tesiri incelemek, son derece isabetli bir çalışmadır. Ortaçağ Hıristiyan yazarlarının, zihinlerinde tablosunu çizdikleri İslam’ın tamamen iftira mahsulü olduğu çoktandır bilinmektedir. Yalnız şimdi, geçen asır boyunca, araştırmacıların yaptıkları tetkikler sayesinde Batılıların gözleri önünde daha objektif bir şekil belirmektedir. Fakat biz Avrupalıların kör gözü, İslam kültürüne olan borcumuzu görmeye manidir. Geçmişten gelen mirasımıza İslam’ın yaptığı tesirin kıymet ve kadrini bazen küçümsüyor, bazen de tamamen görmezlikten geliyoruz. Müslüman ve Araplarla daha iyi münasebetler kurabilmek için, borçlarımızın tamamını itirafa mecburuz. Onu saklamak ve inkar etmek. Sahte bir gurur alametidir.”

Bilim tarihçisi George Sarton’a göre, milattan sonra 750-1100 yılları arasında her 50 yıl, o döneme bilimsel katkıları ile hakim olmuş veya damgasını basmış olan veya birkaç büyük Müslüman bilim adamının ismiyle anılmaya layıktır. Nitekim ona göre: 750-800 arasında “Cabir çağı”, 800-850 arasına “Harizmi çağı” 850-900 arasına “Razi çağı”, 900-950 arasına “Mes’udi çağı”, 950-1000 arasına “Ebu’l-Vefa çağı”, 1000-1050 arasına el-Biruni ve İbn Sina çağı” ve 1050-1100 arasına da “İbnü’l-Heysem ve Ömer Hayyam çağı” demek gerekir. Yine Sarton’a göre 1300’e kadar ki dönem ise, ellişer yıllık bilim çağlarına artık Avrupa kökenli bilim adamlarının da isimleri izafe edilmektedir. Ama bu arada da onlarla birlikte İbn Rüşd, Nasirüddin Tusi ve İbnü’n-Nefis de zikredilmektedir.

Yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi İslam dininin dinamik yapısı sayesinde Müslümanlar muhteşem bir medeniyet inşaa etmiş, modern anlamdaki birçok hadisenin keşfi ve geliştirilmesinde baş aktör olmuşlardır. Fakat son 3-4 asırdır Müslümanların hali ortadadır. Okuduklarımız ve yaşadıklarımız ışığında artık şu soruyu sormamız ve bu soruya ciddiyetle cevap vermemiz elzemdir;

  • Müslümanlara muhteşem bir medeniyetin teşekkülü aşamasında ve sonrasında rehberlik yapan Kur’an-ı Kerim’in tek bir harfi dahi değişmeden hala ortada iken bu denli gerileyişimizin sebebi nedir?

Bu soruya “Şudur!” gibi iddialı bir cevap vermek isabetsiz olacaktır. Bu süreç 15-16. Yüzyıldan itibaren başlayan bir çürüme süreci olduğu aşikardır. Bağdat’ta Moğolların, Kurtuba’da Hıristiyanların, asırların birikimleri olan kütüphanelerin tahribatından tutun da İnsanların İslam’dan uzaklaşmalarına, ehliyet ve liyakatsiz yöneticilerin İslam beldelerinin başlarına geçmelerinden İlmi hassasiyetin kaybolmasına birçok sebep sunmak mümkündür. Düşünmeyi bırakalı da çok oldu gerçi…

Son dönem Osmanlı Paşalarından önemli düşünce adamı Said Halim Paşa şöyle der;

“Müslüman milletler İslâm’a girmekle taze bir hayat buldular, o zamana kadar görmedikleri yüksek bir medeniyete eriştiler. İslâm ile insanlığa daha çok adâlet, eşitlik ve bilgi bahşettiler. Batı medeniyetinin de gelişmesine yardım eden yüksek bir medeniyet kurduktan sonra zamanla gerileyerek neredeyse İslâm’dan önceki hayatlarına döndüler. Bu gerilemede İslâm’dan önceki kültürlerinin tesirinden tam olarak kurtulamamış olmaları mühim bir rol oynamıştır. Bunun sebebi de dinin hükümlerini yanlış anlayıp yanlış tatbik etmeleridir. Her Müslüman milletin gerileme sebebi farklı olmakla birlikte bu durum aynı zamanlara denk geldiğinden, insanlar Müslümanları İslâm’ın gerilettiğini zannetmişlerdir.

Müslümanların gerilemesinin ikinci sebebi de, İslâm âlemi ile Batılı Hıristiyan milletler arasında ortaya çıkan şiddetli ve sönmez bir düşmanlıktır. İşte o düşmanlıktan doğan sonu gelmez savaşlar, Müslüman milletlerin ilerleme ve gelişmesine gözle görülür derecede mâni olmuştur. Ayrıca bu karşılıklı nefret, Müslüman milletleri, başka dünyalarda süratle gelişmekte olan medeniyeti tanıyıp ondan faydalanmaktan alıkoymuştur.”

Son söz; sahi o estetik anlayışından, TOKİ mimarisine nasıl geldik? Tüm sorun burada mı dersiniz?

 

Kaynakça:

  • Baltacı, Cahid (2014). İslam Medeniyeti Tarihi. İstanbul: İFAV
  • Fuad Köprülü-W. Barthold, İslam Medeniyeti Tarihi, Ankara 1973, s. 3.
  • Watt, İslam’ın Avrupa’ya Tesiri, s. 39
  • Said Halim Paşa (1335). Buhrânlarımız, İstanbul.

 

 

Not: Bu yazı islam medeniyetinin kırk unsuru kitabından alınmıştır.

Satış Linki

Yazı oluşturuldu 26

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön