Yet-Her!

Çayı oldum olası sevmem. Rahmetli dedemin tiryakisi olmasının da bi etkisi var sanırım. Çünkü küçüklüğüm dedemin dizinin dibinde, fokur fokur kaynayan ve ocaktan hiç eksik olmayan çay demliğinin melodisiyle geçmişti. Dönemin favori koalisyonu CHP-MSP yani Ecevit-Erbakan koalisyonuyken rahmetli dedem için hep Çay-Sigara olmuştur. Sigarayı da ağzıma bir kez bile sürmememin nedeni de bu olabilir belki de…

Kahvaltı dışında içtiğim de çok nadirdir. Bi çay getir hocama! diyen esnaf abilerimiz de olmasa gün içinde yanına yaklaşmam. İkram edilince geri çevirmek de olmuyor. Ne bileyim kuşburnunu tercih ederim. Taze mi, yerli mi, kaçak mı, demli mi hiiiiç anlamam.  Bir aylık çay konulsa önüme “bu ne biçim çay bee” demem. O kadar anlamıyorum.

İşte benim bir türlü sevemediğim bu üç harfli bu sıralar bir akım olmuş almış başını gidiyor. Adı da çay edebiyatı.  Öyle ki “Ramazan’da en zoru çay içememek” noktasına gelmiş. Biz müslümanlarda maalesef bir alternatif üretme hastalığı var. Eyvallah ufak bi gideri var. Fakat bu olay bağlamı dışına çıkınca işler sarpa sarıyor. Rakı edebiyatına alternatif olarak üretilen Çay edebiyatı tam da bu noktada göze çarpıyor. En az alkol edebiyatı yapanlarınki kadar itici olabiliyor bazı ağızlarda. Resimler, güzellemeler, yağmurlu hava, kitap da eklenince tahammül edilemez bir hal alıyor. Romantik İslamcıların elinde ise tam bir fecaate dönüşüyor. Karşı cinse olan duygunun adeta patlamasını bu nesne üzerinden yapıyorlar. Yani çayı bir pirim olarak görüyorlar. “Senin sesin güzeldir, iki çay söyle”  gibi sözler de delili değil mi?

Bi de bizim bir adetimiz var millet olarak. Tadında bırakamıyoruz bazı şeyleri. Mesela çok beğendiğimiz bir şarkıyı midemiz bulanıncaya kadar dinlemek, çok beğendiğimiz T-shirtü eskiyinceğe kadar durmadan giyinmek gibi. Halbuki az dinlesek, az giyinsek, az yesek mide bulandırıcı bir hal almayacak değil mi? İşte çay edebiyatı da böyle. Az yapsak, kararında yapsak ne bileyim bu akım üzerinden karşı cinse yürümesek. Daha bi samimi, daha bir albenisi olacak gibi görünüyor.

“iki çay söylemiştik orda, biri açık, keşke yalnız bunun için sevseydim seni.” diyen Cemal Süreya’nın,

“…anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel, namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer…” diyen Can Yücel’in,

“…ve oturdu mu bir masaya hakkını verir çay içmenin…” diyen Cahit Zarifoğlu’nun,

“…çay var içersen, ben var seversen, yol var gidersen…” diyen Aşık Veysel’in,

“…bir gün çay içelim seninle, çaylar benden manzara senden olsun…” diyen  Orhan Kemal’in,

“…çaycı getir ilaç kokulu çaydan, dakika düşelim senelik paydan…” diyen Necip Fazıl Kısakürek’in yaptığı gibi içten ve samimi olmak çok mu zor?

Velhasıl bir  mevzuyu artık dinlenemez,yorum yapılamaz hale getirene kadar konuşmak anlamsız.

Az, öz, sade her zaman güzeldir, özeldir…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir